Bahçeli, "Terörsüz Türkiye'de sıra hukuki düzenlemede"
- Varol Report
- 9 saat önce
- 5 dakikada okunur

MHP lideri Devlet Bahçeli, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun raporunu tamamladığını belirterek, ""Üçüncü bir göz, yabancı bir el, dışarıdan bir arabulucu olmaksızın milli iradenin muhterem temsilcileri bir devlet politikası olan “Terörsüz Türkiye” hedefine layık-i veçhileyle hizmet etmişlerdir. Sırayı siyasi ve hukuki düzenlemeler almıştır." dedi. Kayyım konusuna da değinen Bahçeli, "Kayyım meselesi herhangi bir kaygı ve çekinceye kapılmadan demokrasi sınırları dahilinde tekrar değerlendirilmeli, iki Ahmet’in makamlarına oturması da sağlanmalıdır." ifadelerini kullandı.
Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Bahçeli, "Terörsüz Türkiye” hedefinin icrasında 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasıyla PKK’nın kurucu önderinin büyük bir dahli ve payı vardır. Bu çağrı aynı şekilde KCK’yı da bağlamaktadır. Örgütün üst yapılanmasının feshi ise derhal sağlanmalıdır." dedi.
Bahçeli, aralarında yazar, akademisyen, sanatçı, gazeteci ve meslek odası temsilcilerinin olduğu 168 ismin imzasıyla kamuoyuyla paylaşılan "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" bildirisini hedef aldı. Bahçeli, "Bana sorarsanız bu 168 kişiyi yan yana, üst üste koyup toplasanız bir insan bile etmezler. Diyorlar ki laikliği savunmak suç değildir. Diyorlar ki şeriatçı dayatmaları reddediyoruz. Diyorlar ki karanlığa teslim olmayacağız. Alayınız karanlıksınız, alayınız karanlıktasınız, haberiniz yok." diye konuştu.
Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu. Bahçeli'nin konuşmasından satır başları şöyle:
İç ve dış siyasi gündem itibariyle yoğun bir haftayı geride bıraktık. Bu yoğunluğun önümüzdeki günlerde çetrefilleşip daha da artış kaydedeceğini söylemek zannederim hatalı bir öngörü olmayacaktır. Mübarek Ramazan ayının maneviyat ikliminde akan hayatın iç yüzünü, ardışık siyasi gelişmelerin muhteva özünü dikkatle, sabırla, akılla ve uyanık bir vicdan kabiliyetiyle okumanın lüzumu her cihetten asıl ve hâsıldır. İdrak ettiğimiz rahmet ve mağfiret mevsiminde, şuuraltımıza nifakın zehirli dumanını sızdırmayı hesap edenlere karşı temkinli ve tedbirli hareket etmek ise mühim ve mutlak bir gerekliliktir. Dünyayı Türkçe yorumlamanın yanında Türkiye’yi milli birlik ve kardeşliğin tarihsel müktesebatıyla kucaklamak sahip olduğumuz şu günkü yüksek vazife ve vaziyet halinin şaşmaz gereğidir.
Ramazan ayı dayanışma ve yardımlaşma duygusunun şahikasıdır. Ramazan ayı bizi biz yapan milli ve manevi değerlerin şah damarıdır. Bilhassa Ramazan ayının mübarek adabını, muazzam ahlakını, muazzez manasını yeni yetişen nesillere öğretmek hepimizin münhasır görevi olmalıdır. Her dönemde bundan rahatsızlık duyan köksüzler vardır ve olacaktır. Fakat bir türlü anlamadığımız, anlayamadığımız açmaz da esasen şudur: Manevi erimenin ve ahlaki erozyonun küresel salgın halini aldığı, her cepheden tehditler savurduğu bugünkü dünyanın alacakaranlık tablosunda çocuklarımızı düşünmeyelim mi? Onları Müslüman Türk milletinin haslet ve hususiyetleriyle teçhiz etmeyelim mi? Geleceğimiz için kaygılanmayalım mı? Ne yapsaydık, akışa mı bıraksaydık? Ne yapsaydık, üç maymunu mu oynasaydık? Ölen öldü, kaybolan kayboldu, tükenen tükendi, elden ne gelir, kalanlar bizim mi deseydik?
İffet ve itibarlı bir masumiyet yeryüzünde en nadir bulunan ve bulunacak olan mücevherdir. Zaman ve mekan sıkışmasıyla fazilet ve fikir zedelenmesi yaşayan çevrelere bunu anlatmak veya kabullendirmek işin doğrusunu isterseniz pek müşküldür. Çünkü onların dilleri mühürlüdür, dilekleri mühürlüdür, dimağları mühürlüdür, hepsi bir yana kalpleri mühürlüdür. Bizim her evladımız, her çocuğumuz istikbalin henüz sadırdan satıra dökülmemiş mesajı, müteyakkız iradesidir.
MEB'in "Ramazan Ayı Etkinlikleri" genelgesi
Bu bahsi neden açtığımı, bu kadar açıklamayı niçin yaptığımı, sabırlarınıza sığınarak elbette izah edeceğim. Milli Eğitim Bakanlığı 12 Şubat 2026 tarihinde; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu bir genelge yayımlamıştır. Yerinde ve kıvamında bir adımla doğrusunu yapmıştır. Takdir ve tebrik ediyoruz. Yine bugünlerde dağa taşa Allah dedirten, her yaş grubunda göz kamaştıran bir akıma dönüşen “Kabe’de Hacılar hu der Allah” isimli ilahiyi ve bu ilahiyi seslendiren kardeşimizi de gönülden alkışlıyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın mezkûr genelgesinde özetle; 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 2’inci maddesine atıfla Türk milli eğitimin genel amacının; milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen, koruyan ve geliştiren; bu değerleri davranış haline getirmiş bireyler yetiştirmek olduğu kaydedilmiştir.
"Bu genelgenin neresi yanlıştır?"
Türk milletinin sağduyu ve vicdan sahibi hangi mensubu bu gerçekleri inkar veya ihmal edebilecektir? Genelgede yer alan bir diğer önemli ve altı çizilmesi gereken gerçek de şudur: 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nun 1’inci maddesi açıktır. Buna göre, ilköğretim; öğrencilerin bedeni, zihni ve ahlaki gelişimlerine hizmet eden temel bir eğitim sürecidir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; insanı ruh ve beden bütünlüğü içinde ele alan, bilgiyi ahlaki sorumlulukla bütünleştiren bütüncül bir eğitim sistemine dayanmaktadır. Genelgede ifade edildiği üzere, bu modelin merkezinde; erdem, değer, eylem çerçevesi, değerlerin öğrencilerimiz tarafından içselleştirilerek günlük yaşamlarında davranışa dönüşmesi esastır. Hülasayı kelam; Ramazan ayı boyunca, öğrencilerimizin paylaşma bilincini geliştirmeye, ihtiyaç sahiplerine yardım etme konusunda farkındalık kazandırmaya, dayanışma duygularını güçlendirmeye yönelik eğitsel, sosyal etkinliklerin planlanarak uygulanmasının önemi anılan genelgede ifade bulmuş ve talimat mahiyetiyle de ilan edilmiştir. Bu genelgenin neresi yanlıştır?
"Talibanlaşma ve gericilik diye yaygara koparanlar hakiki manada yobaz değiller midir?"
Elinizi vicdanınıza götürüp düşününüz, Türkiye’nin Talibanlaştığına dair en ufak bir emare, en küçük bir delil göreniniz var mıdır? Ramazan ayı etkinliklerine Talibanlaşma ve gericilik diye yaygara koparanlar hakiki manada yobaz değiller midir? Merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle söylersek; yeni yobazlık, kendimize ait mukaddese kulaklarımızı tıkayış ve kendimizden kaçış olarak tanımlanmayacak mıdır? “Maarifin Kalbinde Ramazan Şenlikleri”nin neresinde sakınca vardır? Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve İslam karşıtlığında birleşen yönetici taifesi hele bir anlatsın da duyalım, öğrenelim.
Din düşmanı olmayıp, yalnızca İslam düşmanlığında mevziiye giren, bu nedenle ruhunu İblis’in emanetine veren çürük aydınlar ne istediklerini açık yüreklilikle hele bir söylesinler. Kültürel mirasımızı güçlendiren, paylaşma ve birlikte olma bilincini teşvik eden samimi faaliyetlerin neresinde pürüz, neresinde laiklikle çelişen bir çarpıklık söz konusudur? Yabancı ülkelerde her pazar kiliseye giden çocukları mesele yapmayıp da Ramazan ayının mehabetini ve muhabbetini aşılayan ahlaki ve manevi sorumluluğu tartışmaya açmaya cüret eden sütü hamuru lekeli güruha nasıl sessiz kalalım? Nasıl hiçbir şey olmamış gibi tepkisiz duralım? Yahu bunlarda hiç mi utanma duygusu kalmadı? Be hey kifayetsiz muhterisler, Allah var. Sözde uzman ve akademisyenlerden mürekkep 168 kişi bir araya gelerek “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlığıyla imzaladıkları bir bildiriyi kamuoyuyla paylaşmışlar. Bana sorarsanız bu 168 kişiyi yana yana, üst üste koyup toplasanız bir insan bile etmezler, edemezler.
"Alayınız karanlıktasınız haberiniz yok"
Diyorlar ki, laikliği savunmak suç değildir. Diyorlar ki, şeriatçı dayatmaları reddediyoruz. Diyorlar ki, karanlığa teslim olmayacağız. Alayınız karanlıksınız, alayınız karanlıktasınız haberiniz yok. Milli Eğitim Bakanlığı’nın az evvel ifade ettiğim genelgesinden dolayı, Türkiye’de gerici-şeriatçı bir kuşatma varmış. Allah’a iman etmek gericilikse, biz de bal gibi, buz gibi gericiyiz. Çocuklarımıza Ramazan ayının muteber ahlak ve manasını aktarmak gericilik olarak değerlendiriliyorsa biz de buna sonuna kadar ortağız.
Ne diyordu merhum Cemil Meriç gelin kulak verelim:
“Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse her namuslu insan gericidir.”
Yine Cemil Meriç der ki:
“Haluk cins isimdir, tarihten kaçanların ismi.”
Bu tefekkür ve tezekkür hüneriyle yabancılaşan sözde aydınları deşifre etmiştir. Esasen Haluk’un dramı kimliğini bulamamış sözde aydınların dramıdır, ortak özelliğidir. Hepsini toplasanız bir insan etmeyecek 168 kişi Haluk’un bugünkü karanlık yüzüdür. Milli Eğitim Bakanımızı ve bakanlık personelini kutluyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 12 Şubat 2026 tarihinde yayımladığı; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu genelgeyi sonuna kadar destekliyorum. Her biri bugünün Haluk’u olan 168 imzacıyı da ademe mahkum ediyorum. Müslüman Türk milletinin hassasiyetleriyle oynamayın. Ramazan ayımızı sulandırmaya, sorgulamaya, karalamaya sakın ha kalkışmayın. Haddinizi bilin, hududunuzu bilin, ayranımızı kabartmayın, tepemizin tasını attırmayın. Bu aşamada söyleyeceklerim son olarak şudur:
Türkiye Cumhuriyeti devleti; başkent Ankara’dan yönetilen “üniter devlet” yapısına, Türk milleti gerçeği üzerine inşa edilen “milli devlet” yapısına, inançlarımız ile yönetim ilişkilerinin belirlendiği “laik devlet” yapısına dayanmaktadır. Bu yapı Cumhuriyetimizin kurucu kahramanları ve kadroları tarafından çağın ve ötesinin dikkate alındığı mükemmel bir vizyon ile belirlenmiştir. Bir devlet çatısı altında beraberce yaşayabilmemizin asgari kuralları 29 Ekim 1923 tarihinde konulmuştur. Başkentimizin Ankara, dilimizin Türkçe, bayrağımızın ay yıldızlı al bayrak, milli marşımızın İstiklal Marşı olduğu belirlenmiş ve Anayasamız tarafından da güvence altına alınmıştır. Bundan geriye dönüş yoktur. Taviz, tavsama, tereddüt veya tenakuz söz konusu değildir. Cumhuriyetin 103 yıllık tarihi, bu ilkeleri benimsemekte zorlanan, reddeden ya da değiştirilmesine çabalayan bedhahların zaman zaman beyhude kalkışmalarına, çıkışlarına şahit olmuştur. Bu girişimler her defasında büyük Türk milleti tarafından lanetlenmiş, bu hezeyan sahipleri hak ettikleri karşılığı da görmüşlerdir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM Reisi unvanıyla 1 Aralık 1921 tarihinde yaptığı nefis konuşmasında kurucu felsefenin omurgasını derinlemesine tarif etmişti. Bildiğiniz üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki temelleri 23 Nisan 1920’de atılmıştır. Kurucu felsefenin omurgasını milli egemenlik oluşturmuştur. Halkçılık da milli egemenliğin toplumsal tabanını inşa etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa, o meşhur ve meşhut konuşmasının bir yerinde aynen şunları söylemişti:
“Millet, yürüdüğü yolu pek büyük isabetle seçmiştir. Ve bu yolun sonunda parlayan saadet güneşini bütün vuzuhuyla görmektedir. Bu millet o güneşe ulaşacaktır ve hiçbir kuvvet ona mani olamayacaktır.”



Yorumlar